Çağlayancerit kirmen

Ey Zaman





ey ZAMAN!

Bir sızı var yüreğimde aklımda ise tek şey gitmek... Mazi kalbimde hicranlı, gelecek ise meçhullerin koynunda hisli... Gamsızlar diyarında bekleyen bir garip bulur mu? kendine sığınacak bir kapı, hangisini çalsa açılır mı? Kapının ardından sıcak bir yürek bunca yüreksizin arasında el uzatır mı?





ey ZAMAN!

Herkes senden şikayetçi... Kime sorsan, hep birşeyleri almandan dem vururlar sabahçı kahvelerinde... Kiminin elinde yaktığı son sigara, onunla beraber tükenmekte, kimisi ise bardakta son yudumu almakta...




ey ZAMAN!

Dostlar var masalarda hepsinde aynı bakış gizli; geçmiş... Herkes aynı yöne bakıyor ama içlerinden akan başka... Kimi giden sevgiliye küskün kimi ise hayata küsmüş. Bir dede var torununa birşeyler anlatıyor ama gözlerinden süzülen yaşlar sanki yüreğinden birşeyler koparıyor...




ey ZAMAN!

Sen bizleri tanırsın milyonların arasından tek tek bulursun aradığını... Biz neler yitirdik senin ritmine ayak uyduramadan... Ne dostlar eskittik ne sevdaların koynunda yalnızlık yudumladık, her bakışa ayrı ayrı anlamlar yükledik, elimiz kalem tutmadan yüreğimizin mürekkebine kelimeler sapladık...




ey ZAMAN!

Neler neler demek isterdim cümleler okyanusunda, sana hikayeler anlatmak isterdim,  ama anlamazsın ki sen bildiğini okuyup deli dumrul misali geçip giderdin gözlerimizin önünden... Biz ise arkandan bakıp "hey gidi günler" ritmine kulak verirdik ardın sıra sıralanarak... Seni saygıyla selamlarken kıymetini bilmeyişimize hayıflanarak el sallıyorum...! 
                                                                                                     Behlül GÖKER
(ZAMANA DÜŞEN NOTLAR)

Şimdi daha mı rahatız?


Bu günümüze kadar Hayatın acı ve tatlılarını yaşamış birisi olarak sizlerle biraz sohbet etmek istiyorum. Geçim şartlarının çok zor olduğu yokluk ve perişanlıkların bol olduğu piyasada paranın bulunmadığı mazot ve benzin kuyruklarının yaşandığı sıkıntılara rağmen insanlarımız bu günkü kadar stres ve sıkıntı içerisinde değildi. Bunca sıkıntılara rağmen insanlar rahat ve huzur içindeydi.



   O günkü yaşadığımız evlerin kimi kayabaşlarında, kimi yüksek tepelerde, kimi bayır dediğimiz yamaçlarda kimi dere kenarlarında yer alırdı. Altmış santim kalınlığında. Duvarları taş ve çamurdu. Bu evlerin kimi otuz metrekare, kimi kırk metrekare, genişliğinde odasız, tuvaletsiz, banyosuz, penceresiz, sobasız evlerdi. Her evin içinde kurna, selamlık ve kucaklık olurdu. Çamur saman karışımıyla sıvası yapılırdı. Üzeri mertek çapkı ve toprak ile örtülü ahşap evlerde huzur içinde yaşadık.

   Günümüzde de bu tür evler mevcut olsa da şimdilerde tuvaleti banyosu yapılmıştır. Tüm aile otuz metrekare evde Anne baba aynı yerde; biz çocuklar üçümüz beşimiz bir yorgan altında üşümeyelim diye birbirimize sarılarak uyurduk. Döşeğimiz, terzi kırıntıları. Yorganımız, Çiğitli pamuk, Yastığımıza mısır kabuğu idi. Bizler böyle yaşadık, böyle büyüdük. Amma huzur içindeydik. 

   Yıllar evveli dört mevsimi doya, doya yaşıyorduk. Şimdi bakıyoruz Temmuz’da bir kar, bir fırtına, havalar aniden bozuluyor. Bir bakıyorsun kışın ortasında Temmuz sıcakları yaşanıyor. Ağaçlar zamansız yeşeriyor. Mevsimler allak bullak. Dünyanın dengesi bozuldu. Şimdi daha mı rahatız?  Sözlerime konuyla ilgili bir dörtlük ile devam etmek istiyorum.
------------------------------
Tabiat tamamen değişti bu yaz,
Bir hastalık geldi kurudu kiraz,
Kuşburnu kızarmaz şeftali beyaz,
Sebzenin meyvenin tadı yok bu yıl.
-------------------------------
   Şiirin devamını (anlatamadım) kitabımın 123. sayfasındadır

Bakıyorum dünyanın her tarafında Müslümanlar bir birini öldürüyor. Şu üç günlük dünyada neyi bölüşemiyorlar. Diğer milletlerde kıpırtı yok. Ben bunu anlayamıyorum. Türkiye olara ateş çemberi içindeyiz. Savaşa girmemizi bekleyenler var. Dış güçler zaten düşman ama içerdeki iş birlikçilerine ne demeli. Bu gemi batarsa hepimiz bir batarız. Kürt’üyle Türk’üyle Laz’ıyla Çerkez’iyle Ermeni’siyle kenetlenmemiz gerek.

    Zamanlar değişiyor akıllı telefonlar dünyayı sardı. Eskiden ekmeğimizi zor kazanıyorduk. Şimdi her ailede on kişi varsa büyüğünden küçüğüne son model akıllı cep telefonları mevcut. Evlerimiz elbiselerimiz radyasyonla bezendi. Kanser hastalıkları çoğaldı.

    Soruyorum size şimdi daha mı rahatız? Eskiden hasta olmazdık. Kışın insanlar arada bir grip olurdu. Bu hastalığın ilacı tarhanayı bir tavada kaynatıp içerisine bir avuç kırmızıbiber karıştırarak ağaç kaşıklarla içilir yorgan kafaya çekilirdi. Çünkü kimsede demir kaşık yoktu. Grip haricinde köyümüzde hiçbir hastalık olmazdı. Azda olsa sıtmayla göz ağrısıyla karşılaşırdık.  

   Geçmiş tarihlerde köyün yolu ve arabası yoktu. Köyde kış şartları çok ağır geçerdi. Üç veya dört metre kar yağardı. Biz bu kış şartlarında da huzurluyduk. Köyde Ağır bir hasta olduğunda komşular toplanır iki ağaçtan salaca yaparak hastayı omzumuza alıp saatlerce kar tepeleyerek söğütlü durağına götürürdük.

    Eskiden ekinlerimize, meyvelerimize, sebze bahçelerimize gübre atmazdık. Genelde hayvan zibili kullanırdık. Herkesin evinde kendine yetecek buğdayı, Arpası, Nohudu olurdu. Kimse zahire satın almazdı. Ancak her aile güzden evinin unun bulgurun her türlü yiyeceğini istif ederlerdi şimdi birçok ailede bu tür hazırlıklar tarihe karıştı. Herkes günlük alıp günlük yiyor. Gün bu gündür deyip gününü gün ediyor.  Eskiden insanlar daha sağlıklıydı. Ömrümüzde hormonlu sebze meyve yemezdik.

    Bağımızda bahçemizde tarlamızda yetiştirir her şeyin doğalını yerdik. Köyde motorlu araç yok iken. Herkesin kapısında bir ineği iki öküzü yükünü taşıyacak merkebi, katırı olurdu. Evin yükünü onlar taşır Odununu dağdan onlar getirirdi. Kapısında merkebi olmayan aile pek az bulunurdu. Köyde elektrik yokken geceleri gazyağı, çıra, lastik kırıntıları yakarak evimizi aydınlatırdık. O günün şartlarına rağmen o günler daha daha huzurluyduk.

    Komşu komşusuna karşı küçük büyüğüne karşı saygılıydı. Günümüz insanlarında saygıdan sevgiden eser kalmadı. Üç yaşındaki çocuk altmış yaşındaki insanı ismiyle çağırıyor. Biz çocukluğumuzda büyüğümüzün önünden geçemezdik. Köyde bir kişi hastalansa herkes onu yoklamaya gider halin hatırın sorardı. Bu zamanda ise bırak hasta yoklamayı biri yanında rahatsızlansa ona yardım edemez hale geldik.

   Komşuluklar, dostluklar, arkadaşlıklar daha sıkı daha güzeldi. Komşu bir birlerine varır gelir. Sohbetler edilirdi. Şimdilerde pek kimse kimsenin evine gitmiyor. Tırnağı olan kendi başını kaşıyor. Eskiye göre insanların şimdi daha varlıklı daha zengin olmasına rağmen herkes stres ve sıkıntı içerisindeler.

   Bizler akşama kadar tarlamızda bağımızda bahçemizde çalışır, akşam eve geldiğimizde yemeğimizi yer ardından doğal ada çayını tavada kaynatır, pekmez ile içerdik. Çaydanlığı ve şekeri bilmezdik. Annemiz gecenin saat üçünde kalkar hamuru yoğurur taze taze gilgil darı ekmeği yapardı. Deri çökeliğini dürüm eder pekmez şerbeti ile kahvaltı ederdik.

   Öğünlerde kuru aş, dövme, tarhana çorbası, simit ve mercimek köftesi gibi yiyecekler yerdik. Günümüzde de aynı yemekleri yiyoruz fakat o günkü lezzeti ve tadı bulamıyoruz. Şimdiki gibi soframızda tereyağı, bal, peynir zeytin, çay, somun gibi yiyecekleri rüyamızda bile göremezdik. Bu olumsuzluklara yokluklara rağmen sağlıklı ve daha huzurluyduk.

   Eskiden köyümüzde radyo, televizyon yoktu. Yıllarca dünyadan habersiz ve huzurlu yaşadık. Alo denen şey hiç yoktu. Yine huzurluyduk. Bir yere bir haber gidecekse bir tanıdık gönderilirdi. Aloların rahatlığı yüzünden evimizin bir odasından diğer odasına gitmeye erinir olduk. Rahatlığa alıştık hantallaştık. Şimdiyse her işimizi alo ile hallediyoruz.
    Zamanında köyde Demirci Salman lakaplı komşuda büyük bataryalı bir radyo vardı. Harici anten ile çalışırdı. Damın üzerine on beş metre bakır kaplo çekilir bir ucu bakır tele diğer ucunu radyoya takarak genelde ne idiği belisiz bizim radyo denen radyoyu dinlenirdik.

   BİZİM RADYO:
   1959 Yılında “Bizim radyo” diye bir radyo yayını vardı. Nerden yayın yaptığı bilinmiyordu. Akşamları saat 8.30’ da sabahları 8 de günlük yarım saat haber verirdi. Bu radyo Türkiye’nin hakkında ve zamanın hükümeti rahmetli Adnan Menderes’in hakkında dedikodular yapıp hükümete karşı tehditler savururdu. “Şu kadar ömrünüz kaldı yakında biteceksiniz.” gibi sözler ederdi. Sonunda bizim radyonun dedikleri olmuştu. Çok sürmedi ihtilal oldu. Adnan Menderes’i ve üç arkadaşıyla birlikte idam ettiler.

Aşık Ali ATAŞ

Horasandan Çukurovaya Cerit Aşiretinin Göçü

-Çukurova’da, Ceyhan nehri kıyısında ve Osmaniye yöresinde kalabalık olarak Cerit Türkmen aşireti yaşar.
-Cerit aşiretinin iyi at koşturan “cirit oynayan” geleneklere sahip oldukları da bilinir.
-Osmanlı defterlerinde Ceritler hakkında ayrıntılı bilgiler vardır.

     Çukurova’nın her yerinde “Ben Cerit’im” diyenlere rastlanır. Ama onların yoğun olarak yaşadıkları köyler, Ceyhan ilçesi kuzey kıyılarındaki köylerdir. Cerit aşireti’nin yaşlılarının hafızalarında kalan bir hatıra vardır: -Bizler Horasan’dan göç ederek gelmişiz.. Horasan’dan göç etme olayının tarihini kimse tam olarak bilemez. Ortaasya’nın İran’a bakan sınır bölgesinin de adıdır, HORASAN... Kısa boylu, hızlı kaçan Arap atları ile yapılan göçlerde “at oyunlarını” en iyi bilenler olduğunu da düşünebiliriz.

     Anadolu tarihinin gündemine Dulkadirli Türkmenleri içindeki yörük topluluğu olarak girdiler. Mogol saldırıları esnasında Suriye sahillerine sığınan onbinlerce çadırlık Bozok’lu Türkmenler içinde Ceritlerde vardı. Dulkadir beylerinin l290’lı yıllarda Elbistan’ı ele geçirerek kendi beyliklerinin temellerini atmaları, daha sonra da Maraş’ı ele geçirip büyümeleri arkasından da Memluklu Devleti’nin beraberlerinde Halep Türkmenlerini de alarak “Ceyhan nehrini fetih” politikalarını yürürlüğe koymaları üzerine Çukurova’yı Ermenilerden ele geçirmek için kanlı mücadeleler başladı. 1340 ve 50’li yıllarda Ceyhan nehri sahilleri, Tell Hamdun olarak da bilinen Toprakkale Türkmenlerin eline geçti. Çukurova’nın ortayeri Sis-Anavarza Toprakkale 14. yy ortalarında Dulkadirli ile Ramazanlı arasında adeta sınır gibiydi. Çukurova’nın kuzeyini Bozoklar, güneyini de Üçoklar’dan Yüreğir bey ve kendisine bağlı aşiretler ele geçirdiler.


            YÖRÜK OLARAK DEFTERE YAZILDILAR

            1975 yılında idi. İstanbul’daki Osmanlı Arşivi’ne araştırmalar yapmak üzere yolum düştüğünde, 998 no’lu Anadolu’nun bu arada Maraş ve Adana yöresi aşiretlerinin kayıtlarının yer aldığı defter önüme geldiğinde ne kadar heyecanlanmıştım. Koyu sarı kağıtlar üzerinde parlayan simsiyah mürekkep yazıları...Ve kağıtların kenarlarında beliren kahverenkli benekler, defteri kaplayan siyah deri cilt nerede ise 500 yıl gibi uzun bir zamandır bilgilerin yok olmamasını sağlamıştı. 1530 yılında yazılan defterdeki bilgiler Adana ve Maraş bölgesinin sosyal yapısını aydınlatıyordu. Aynı defterin 451 ve 452’ sayfalarında yer alan CERİD TAİFESİ (obalar topluluğu) yanında Zülkadir yörükleri oldukları da belirtilmişti. Yörük, mevsim şartlarına göre devamlı hareket eden... Kış aylarında daha ılıman buldukları Çukurova’ya, Anavarza dağı eteklerine, Ceyhan nehri kıyısına inen... Yaz bahar ayları geldiğinde Andırın veya Kozandağlarından Torosdağlarının serin sulu yaylalarına göç eden insanlar... Onlar için “konar-göçer” tabiri de yapılır. Çobanlarının kepenekleri, develerinin çanları, köpeklerin boyunlarına takılan tasmalar, güzellerin başlarına taktıkları akçalı pul pul paralar, aynalı kemerler... Bazan dokuz direkli, ünlenmek içinde kırk direkli olarak yapılan aşiretin bey çadırı... Avlanmak için kafeslerde tutulan keklikler... Oklar, kılıçlar, kargılar, cidavlar... Kadınların “ekmek yaptıkları eta’lar... Velhasıl davarları, köpekleri, insanları, atları ile göç yapan CERİTLER’in göçüne 54 oba, 1636 nefer katılıyordu. Göç esnasında din hizmetlerini sürdüren 5 İmamları, devlet ile ilişkileri sürdüren 9 muhtarları (kethüdaları) vardı. O günlerin Maraş ve Adana kanunnameleri (yasaları) de yörüklerin, Türkmenlerin, köylülerin ilişkilerine göre düzenlenmişti.” Davar tahıla girerse ne olur? sorusuna cevap arayan kadılar, gerekli deliller ve şahitler huzurunda zarar ziyanı hesap ettirir, sahibine de ödetirdi.

            Cerit yörüklerinin oba isimleri deftere şöylece kaydedilmişti: Kocahacılı, Bağlular, Digerbalı, Keçili, Arbanlı, Tabaklı, Zeytinli, Küçükhacılı, Sofuluoğlu, Sultanhacılı, Kulak, Cerid (küçükkuzgun köyü), Delili, Kamalı, İbişli, Dalkılıç, Söylemezli, Sarıoğlu, Koşmazlı, Karamallı, Zekirbalı, Karlak, Arbanlı, Bozatlı, Ferşuran, Şeyhfehimler, Ceridbayır, Diğerbayır Ceridi, Turali, Ferişderenli, Bayramlı, Bağzablı, Karahasanlı, Baraklar, Sablı Hacı, Ceridler, Almalı, Maskaroğlu, Küçükalioğlu, Çekim, Küçükhacılı, Katipoğlu, Arablı, Çeldemli, Gökkadını, Dedehacılı, Şekerbeyoğlanları, Çandarlı, Kondurlu, Veledan... Devlet hesabına da her yıl 83220 akça vergi vereceklerdi. Ceritler, hangi Oğuz/Türkmen boyundan olduklarını unutmuşlardı. Sadece yaylak, kışlak yurt yerleri arasında konup göçüyorlardı... Ve onlara da YÖRÜK deniliyordu.


Kaynak: Cezmi YURTSEVER, Çukurova Türkmenleri kitabı.

Ceviz Sera Gazını Azaltıyor



   Ceviz yaprağı Karbon Sülfür gazı salgılar. Bu gaz, havadaki diğer gazlardan ağır olduğu için cevizin altına iner. Yazın     sıcakta cevizin kaba gölgesine oturan insan, haliyle bu gazdan etkilenerek biraz sersemler. Cevizin kaba gölgesinden     dolayı    dibinde ot bitmediği de görülünce cevizin zehirli gaz salgıladığı düşüncesi ağırlık kazanır. Kesinlikle bu doğru     değildir.   Bugüne kadar cevizin dibinde oturan insanın veya yatan hayvanın öldüğü duyulmamıştır. 


- CEVİZİN ALTINDA OT BİTMEZ ( YANLIŞ )
- CEVİZİN ALTINDA OTURULMAZ 
( YANLIŞ )
- CEVİZ SERA GAZINI AZALTIR 
( DOĞRU)


    Grafik’ te görüldüğü gibi, cevizin insanı öldürdüğü değil tam aksine yaşattığı bilimsel olarak da ispatlanmıştır. Öte     yandan  ceviz ağacının, sera gazını oluşturan Karbondioksiti emerek OZON tabakasındaki deliğin büyümesini ve küresel     ısınmayı engellediği görülmektedir. (Reyhan OKSAY, Cumhuriyet Bil. Tek. Der.) Diğer yandan ABD Ulusal Birlik     Akademisi’       nin açıklamasına göre; Karbondioksit ve Metan gazları, 12000 yıl uygun bir düzeyde kaldıktan sonra 20.     yüzyıldan başlayarak keskin bir yükseliş sonucu sera etkisi yapmaya başlamıştır ( 24.06.2006 Tarihli TRT Teletex’inin      166.   sayfası)





Kaynak : ceviz.com

İki Kaymakam

Begdili Boyundan..
Rakka isyanından sonra İç Anadoluya saçılan büyük cerit  aşiretinden..
Kırşehirin Hamit köyü Silsüpür Cerit Beylerinden..

iki Kaymakam

Viranşehir Kaymakamı Dogan GÜRBÜZTÜRK-Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey


Bir Gazete Haberi…
Urfa ,Viranşehir..
Kaymakamlık makamında
Kaymakam’a rüşvet vermek isteyen.. yolsuzluk sanığı..
Üç şahıs derhal tevkif edildi..
Kaymakam Dogan GÜRBÜZTÜRK Bakan ve ilgililer tarafından tebrik edildi..

(3 gün sonra)
Bir Gazete Haberi…
Viranşehir Kaymakamı  Doğan GÜRBÜZTÜRK,
Arazi bölüşümünde Çıkar ve rüşvet çökertilmesi için
Mücadele ettiği bir zamanda..
21 Mayıs 1967 Pazar günü saat..16.00  civarında..
Muammalı bir şekilde Ölü olarak bulunmuştur..
Oğuzların Bozok _Bozulus_ kolunun Dulkadirli *                                                           *Zulkadirli yada Zülkadriye  diye anılan bu şehir 1931 yılından sonra Maraş adını almıştır..
Türkmen Federasyonu içinde yeralan..
Begdili Boyundan..
Rakka isyanından sonra İç Anadoluya saçılan büyük cerit  aşiretinden..
Kırşehirin Hamit köyü Silsüpür Cerit Beylerinden..
Milli Mücadeleyi Anadoluda Bogmak için İstanbul tarafından Anadoluya gönderilen..
Ankara Valisi Mühittin’i keskin_ Kılıçlar Belinde..pusu ile yakalayıp..
(Sıvas’a) Mustafa Kemal Paşa’ya Teslim eden..
İnönü savaşında..
Kuvva-i milliye’ye 500 cerit süvarisi ile bizzat katılan..
Rıza Beyin (Silsüpür ) babası..
Halil Silsüpürün Torunu…
930 Kırşehir Hamit köyü doğumlu..
İlk okulu.. Keskin Cumhuriyet İlkokulunda ..
Orta okulu..Kırıkkale Orta okulunda..
Liseyi… Haydarpaşa lisesi ve Kars Yatılı lisesinde Okuyan..
1957 Mülkiye Mezunu..
Yigit Mülkiyeli Abimiz ..
Doğan GÜRBÜZTÜRK..
Cerit atalarının..
Defalarca Osmanlı tarafından sürgüne gönderildigi..
(Rakka)* Urfa Viranşehir’e bu kez Cumhuriyetin bir Kaymakamı olarak        *Rakka=Urfanın arapça eski adı..                
Gönderilmiş..
Gider gitmez yıllarca kangrene dönüşmüş arazi bölüşümünü çıkmaza sokan rüşvetçiler ve çıkarcılarla mücadeleye girişmiştir.. 
(Fikret Otyam Çok ihtiyatlı bir dille..)
Rüşvetçi ve çıkarcı aşiretle verdigi yılmaz hukuk mücadelesi nedeniyle bu çevrelerce al’ınan..*       Al= hile ile 
Bogularak öldürülmüş..
Bilahare intihar süsü verilmiştir.. der..
…..
Bir Küçük Şiir…
“Muammalı” ölümü ile ilgili
Kardeşleri Dedilerki..
Kor gibi ışıldayan gözleriyle..
O bir Doğan’dı..
Türk Kalesinde yalınkılıç bir kahramandı..
Nemrudun puşt zulasındaki..
Kara örümceğin ağına..
İbrahim misali düştü kaldı..
Bilmezdi ki..
Her sona eren gün..
Kalleşe dost.. Yiğide Düşmandı..
Burası Mezopotamya.. Burası Harrandı..
Toprağı İhanet …
Gözyaşı Kan’dı…
Mülkiyeli Abimiz Silsüpür Beyi..
Doğan GÜRBÜZTÜRK.. ..
Seni de Unutmayacağız..
Tıpkı Bogazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi..
Hoşcakalın Dostlar..
Sevgi Saygı ve Selamlar..
Mekan DEMİRKAYA/ 11.10.2010 tarihli yazı. 

Rakka ve Orta Anadolu Ekseninde Bir Oymağın Tarihi



Anadolu'daki Türkmen oymakla­rından "Cerit" oymağının tanıtıldığı bu yazıda, Ceritlerin yaşam biçimleri, örf ve adetleri, gelenek ve görenekleri hakkında bilgiler bulacaksınız. Ayrıca Ce­ritlerin sözlü geleneklerini de manzum olarak bu yazıda bulabilirsiniz. Ceritler 1692 yılında yaşamış Urfa ve civarında yaşamış, 19. yüzyılda Anadolu'nun çeşitli yerlerin de iskanları tamamlandı.




Baki Yaşa ALTINOK (Araştırmacı-Yazar)

Orta Asya'dan gelip Anadolu'yu yurt tutan 230 oymak, 1500'u aşiret ve 5800'ü de cemaat olmak üzere 7230 dolayında Türkmen oymak, aşiret ve cemaat bulunmaktadır. Kırşehir ve yöresini yurt tutmuş irili ufaklı 450 Türkmen aşiretinden biride Oğuzların bo­zok koluna mensup Beydili boyudur. Dulkadirli Beyliğini teşkil eden cema­atlerin çoğunluğu Bayat, Avşar ve Bey­dili boylarında idi. 1520 - 1570 tarihle­rinde Beydili, aralarında Ceridlerin de olduğu bir çok obayı barındırmaktadır.(1)

Anadolu'ya geldikten sonra şimdiki Şanlıurfa’nın Karacadağ yöresinde ilk önce Akkoyunlu devletine, daha sonra da Dulkadir beyliğine bağlı olan Bey­dilli, Bozulus'un 1613'de dağılması üzerine, bir kolu Gaziantep, Maraş, Kayseri üzerinden, diğer bir kolu da To­roslardan Adana, Karaman, Aksaray’ı takip ederek Kırşehir merkez olmak üzere tekrar Orta Anadolu'ya ulaşmışlardır. (2)

Yerleşik düzene geçmiş hâlkın şikâyetleri üzerine 1690-1691 yılında Bey­dili boyu, bütün obaları ile birlikte şimdiki Suriye bölgesine sürülmüşlerdir. Rakka bölgesindeki köyleri harap eden yağmacı Tay ve Urban Araplarına karşı Anadolu'daki Beydili obalarını Belih ırmağının Harran altındaki Akça-Ka­le'den Rakka'ya kadar uzanan bölgeye yerleştiren Osmanlı, Beydili ile diğer bir çok oymakları da Urfa'nın doğusundaki Colab ırmağı kıyıları ile Boz-âbad ve Urfa'nın diğer bölgelerine yerleştirdi. Böylece kendisine boyun eğmeyen bu Türkmenlerden kurtulmuş oldu. (3)

Musacalu, Cerid, Avşar, Köşekli, Boynuinceli ve Karacayurt Türkmen oymakları da bunlar arasındaydı. Dev­let sert ve ciddi tedbirler almasına rağmen, bütün bu oymaklar aynı yıl içeri­sinde Anadolu'ya geri kaçtılar. Çünkü bu bölgeler, Türk oymaklarının yerleşe­bileceği Anadolu'daki serin yaylaların coğrafi yapısında bir yer değildi. Toprağı verimsiz kuru ve susuz olduğu gibi, kavurucu çöl sıcaklarının hüküm sür­düğü bir yerdi. Rakka bölgesi Arap ka­bileleriyle Türkmenler arasında geçen savaş türküleriyle dolu olduğu gibi, Türkmen oymaklarının adeta bir sürgün yeri idi. (4)

Bu sürgünde en büyük ıztırabı Bey­dili ve ona bağlı oymaklar çekmiştir. Yi­ne bu olaya dair acı hatıralar, Kırşehir başta olmak üzere Keskin yöresinde hâla yaşatılmaktadır. Aşağıdaki türkü bunun acı bir kanıtıdır.



 
Toplandık aşiret geldik Colab'a

Başmızda esen boran değil mi?

Şahin Bey, Karaca konduk yanyana

Hacı Ali'nin yurdu Seylan değil mi?

 
Urumdan öteye yığnak düzüldü

Aşiretler isim isim yazıldı

Koca Berk Ağa'nın bendi bozuldu

Cerit onu tozlu duman değil mi?

 
Kurt Karaca Ulaşlı'nın beyine

O da kondu Şahin Bey'in sağına

Firkat girdi Ağca-Kale dağına

Yusuf Paşa cana kıyan değil mi?

 
Misis'ten göçünce Irakka yolu

Anavarza üstü Bayındır eli

Perişan düştü de koca Badili

İstanbul belimiz kıran değil mi?

 
Süleyman’ım haymalarım kurulsun

Çekilsin sancaklar aşret derilsin

Gündeşlioğlu destan olsun çığrılsın

Firuz Bey'in yurdu Ören değil mi?

 
1696'da ikinci kez Rakka'ya sürgün edilen Türkmenler, şimdiki Suriye çöl­lerinin sıcağına dayanamayıp tekrar Anadolu`ya geri kaçtılar. Rakka beyler­beyi Ahmed Paşa Türkmenlerle baş edemeyince görevinden alındı ve Bo­zok-Çorum sancak beyliğine atandı. Rakka valiliğine "Başkomutan" payesi verilen Anadolu müfettişi Yusuf Paşa ta­yin edildi.

Yusuf Paşa, büyük bir askeri birlikle yerlerini terk eden Türkmenleri Rak­ka'ya geri göndermek için harekete geçti. Yusuf Paşa, Kadıoğlu namıyla bi­linen Kürtlerden Bektaş Bey'in oğlunu Türkmenlere gönderip "Rakka'- ya is­kan giderlerse ne ala, gitmezlerse padişahtan gelen ferman gereği hepsinin kılıçtan geçirileceğini" bildirdi.

Rakka'ya iskan edilmeyi reddeden Beydililer düzenli Osmanlı ordusunun üzerlerine geldiğini görünce direnmek için isyan ettiler. Yusuf Paşa'nın kuvvet­leriyle savaştılar. Beydiliye destek ve­ren Mamali aşiret reisi Deveci Ali ile Paylı namıyla bilinen Rişvanli Halil Bey'in arasına nifak sokan Yusuf Paşa, Payli Halil Bey'e Mamali aşiret reisi Deveci Ali'yi tuzağa düşürtüp öldürttü. (5) İç çekişmelerden zayıf düşen Beydili aşireti Yusuf Paşa'ya yenildi. XVII yy. Türkmen aşiretleri arasında yaşayan Ozan Budala bu olayı şöyle dile getirmiştir.

 

Seksen bin haneyle isyan edince

Anadolu benim dedi Beğdili

Kadoğluyla Yusuf  Paşa gelince

Paylı Mamalı'yı vurdu Beğdili.

 
Kara bayrak salak kanlı salaca

Aşiretin ucu vardı Maraş'a Y

etişti imdada beğ Kurd Karaca

Zor ile yollara durdu Beğdili.

Davullar döğündü çekildi sancak

Koç yiğit atına bağlandı ponçak

Deveci Ali öldü kırıldı kolcak

Eylenip Colap'ta kaldı Beğdili.

 
Ali Beyim on batman gürz atardı

Kurd Karaca bir orduya yeterdi

Cerid Bekir al kanlara katardı

Nice alayları yardı Beğdili.

 
Suluca Karahöyük belli yurtlan

Aldı beni Beğdili'nin dertleri

Çöle düştü Beğdili'nin kurtları

Rakka çölünün kurdu Beğdili.

 
Taylı uğrun uğrun çaldı kalemi

Urbanoglu Yusuf Paşa gulamı

Beğdili'nin name tuttu alemi

Zorunan Rakka'ya vardi Beğdili.

 
Budala'm der ne olacak hâlimiz

Ara yerde telef oldu elimiz

Bundan sonra Rakka'dır yolumuz

Rakka'ya sürgün oldu Beğdili.

 
Şiirde adları geçenlerin dışında, bu dönemde Beydili içindeki obaların başında tespit edebildiğimiz şu beyler bulunuyordu. Firuz Bey oğlu Şahin Bey, Cafer Bey, Kenan Bey, Kurd Bey, Ömer Bey, Hasan Bey, Murtaza Bey, Ganem Bey, Karakoyunlu Battal Bey. İsyanın elebaşıları olduğu bildirilen otuz Türkmen beyi idam edildi. (6) İdam edilenler arasında Şahin Bey'in olduğu­nu şık Süleyman şu mısralarla dile ge­tirmektedir.

 
Yusuf Paşa tuğlu fermanlı vezir

Sâf tutmuş ordusu emrine hazır

Bağlandı derbentler bulundu kusur

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

 
Duman almış şu görünen dağları

Zalim kırmış goncaları gülleri

İpe gitti obaların beyleri

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

 
Hilibaz feleğin bize mi kasti

Aslana sığarmı tilkinin postu

Aşiret direği kara gün dostu

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.


 
Rakka'dan Colab'a döküldük yola

Kesilen kelleler gelmiyor dile

Suçumuz ne idi sürüldük çöle

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

 
Süleyman’ım ne olacak hâlimiz

Urumeli bekler oldu yolumuz,

Kırıldı belimiz Firuz Beyimiz

Uyan Şahin Beyim dön bak ardına

Hoyrat girdi aslanların yurduna.

 
Bazı Türkmen beylerini yanına çe­ken Yusuf Paşa, Beydilileri önüne kata­rak mal, yiyecek ve davarlarıyla birlik­te tekrar Rakka'ya sürgün eyledi. Halk bu konuda şöyle bir destan anlatır.

Türkmen beyleri kılıçtan geçirilmiştir. Bu sırada kocası öldürülen Beydili aşiret reisinin hanımı üçüz oğlan do­ğurmuştur. Çocukların öldürüleceğinden endişe duyan kadın, sürgüne git­meden önce çocukları dağdaki bir ma­ğaraya götürür bırakır. Bir kaş yıl sonra Beydili aşireti sürgünden eski yurtlarına döner. Kadın, hizmetçisi kadınla birlik­te çocukları bıraktığı mağaraya gider, gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Üç oğlu da ellerinin baş parmağını emerek sıhhatli bir şekilde yaşamaktadır. Çocukların kimler tarafından korunup beslendiğini öğrenmek isteyen kadın, bir kenara gizlenir bekle­meye başlar. Gun batarken bir kurt ağ­zında yiyecekle gelir ve çocukları bes­ler. Üç oğlunu alıp çadırına dönen ana, karayağız kıllı oğluna Kurd Karaca, İn­ce uzun sırım gibi oğluna Cerid, kafası iri boynu ince oğluna da Boynuince di­ye isim verir. Daha sonra Türkmen oba­ları içinde bu üç kardeşin obaları, 'Boy­nuinceli', Karacakurd' ve 'Cerid' olarak anılır. Konumuz olan Ceritler'in soyu­nun bu koldan geldiği söylenir. Ozan Kul Sadun, Rakka'dan Anadolu'ya ge­lenlerden aşiretleri şöyle sual eder.

Rakka çöllerinde gelen gaziler

Acep Karacayurt geri döndü mü?

Yenile bit haber duydum oradan

Cerid Bekir oldu derler oldu mu?

 
Cerid Bekir öldüyse kırıldı kilit

Çöktü üstümüze bit kara bulut

Köçekli Kerim'le, Bayındır Halit

Kolu bağlı cellatlara durdu mu?

 
Kul Sadun'um bize çok oldu cefa

Hükmümüz geçerdi şu kaftan kafa

Ulaşlı'nın oğlu Hacı Mustafa

Alayları bölük bölük böldü mü?

 
Suriye'nin Halep vilâyeti Rakka ilçesine sürgün edilen Türkmenler'in Ce­rit oymağı, çölün sıcağına dayanamayıp Orta Anadolu'daki eski yurtlarına dönmeyi arzulamaktadır. Bu sırada Osmanlı idarecilerine sırtını dayayan Ur­ban Araplarının reisi Ceritler'den Fet­tah Beyi'n kızına talip olmuştur.

Rakka'dan Toroslara, oradan da Kırşehir’e doğru yola çıkan Silsüpüroğlu aşiretinin mensup olduğu Ceritler, ön­lerine çıkan Urban Araplarını yenip yollarına devam etmişler. Antakya Rey­hanlı Türkmen beylerinden Mürseloğlu namıyla bilinen bir bey, Ceritlerden yol geçit parası istemiştir. Fettah Bey'in, biz fakir aşiretiz paramız yok demesi üzeri­ne Mürseloğlu, paranız yoksa Ceritlerin güzel kızları olur, para yerine kız verin demiş. Fettah Bey, biz Araba kız ver­memek için nice savaşlar verdik deyip öneriyi reddetmiş ve savaşa başlamıştır. Kul Sadun, bu olay şöyle dile getirmiş­tir. (7)

Gel edek gavgayı etme bahane

Kuzgunun cırnağı değmez Şahana

Mürseloğlu sığdırmazlar cihana

Kolu bazlı delilerim var iken.

 
Döndün mü dönesi benden yüzünü

Fettah beyim kara yazar yazını

Mürseloğlu ister Cerit kızını

Aslan gibi yiğitlerim var iken.

 
Kul Sadun'um seçelim mi yozları

Dar edeyim şu konduğun düzleri

Sana yar olur mu Cerit kızları

Gözü kanlı Ceritlerim var iken.

 

Mürseloğlu'nu yenilgiye uğratan Ceritler, yolda Fettah Bey'i yitirmeleri­ne rağmen, yollarına devam etmişler­dir. Fettah Bey'in ölümü aşirette derin üzüntüye neden olmuş bir çok ağıtlar söylenmiştir.

 
Atım var atlar içinde

Demir nalları kıçında

Eller göç etti gidiyor

Fettah Bey'im yok içinde.

 
Bu sırada, Osmanlı yöneticileri tarafından kandırılan Avşarlar, Ceritler'in onunu kesmek için Nizip yakınlarında pusu kurmuşlardır. Osmaniye-Bahçe ilçeleri arasında Ceritler'i takip eden Av­şarlar, Ceritler'e saldırmış, çıkan kavga­da Avşarlar büyük kayıplar vermişler­dir. Avşarlar buraya hâlen "Kanlı Geçit" demektedirler. Ozan Dadaloğlu kavga­yı şu dizelerle dile getirmiştir. (8)

 
Cerid'in göçü de üğründü geldi

Avşar'ın gafleti sinemi deldi

Gözü kanlı yiğit komadı kırdı

Boz Kartal'a pay pay oldu ölümüz.

 
Cerid'in uyluğu duruyor atta

Avşar'ın hopuru çıktı Yarsuvat'ta

Biz bu öğüt ile kurtulmak dertte

Nerde kaldı akıllımız delimiz.

 
Dadaloğlu bu iş böyle olmadı

Akıllımız delimize uymadı

Bre Cerid burda yerin kalmadı

Urumeli Kırşehir’dir yolunuz.

 
Galip gelen Ceritler, Kırşehir başta olmak üzere Orta Anadolu'ya gelip yerleşmişlerdir. Türkmenler'in Cerit oy­mağına mensup Ozan Kul Yusuf bu olay aşağıdaki dörtlüklerinde bize şöyle aktarmıştır.

 
Cerid Rakka'dan sökün edince

Açılsın Urum'a yolu Cerid'in

Silsüpüroğlu Fettah Beyim ölünce

Kırıldı kanadı kolu Cerid'in.

 
Toplansın aşiret birlik olalım

Biz bir zaman Elbeyli'den kalalım

Konuşalım bir karara varalım

Bozulmadan gitsin eli Cerid'in.

 
Yüz atlımız daim ileri gitsin

Sağına soluna çok dikkat etsin

Pılışka vermeden menzile yetsin

Ziyarette açsın yolu Cerid'in.

 
Sineği çok Nizip ovasına varmayın

Pusu vardır Şar dağına girmeyin

Urbanoğlu kız istiyor vermeyin

Koklatman yadlara gülü Cerid'in.

 
Koç dağına çıkdığımız duyarlar

Her tarafa çaşıt pusu kurarlar

Mürseloğlu seni neye sayarlar

O zaten ezelden kulu Cerid'in.

 
Seyfe'nin karşısı koca cebeldir

Cebeli aşınca seyfü seferdir

Yüz atlımız bin atlıya bedeldir

Dönerse silaha eli Cerid'in.

 
Pusuya düşmeyin düz edin yolu

Sıcağa vurmayın evlad ayali

Varıp konacağın Kırşehir eli

Keskin'de yayılır malı Cerid'in.

 
Ali Bey'in pek tatlıdır sözleri

Fettah Bey'in köşek gibi gözleri


Burnu hızmalı da Cerid kızları

Deli etti Kul Yusuf'u dili Cerid'in.

 
Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Fet­tah Bey'in oğulları bir müddet Orta Anadolu'da kaldıktan sonra devlet tarafından tekrar Toroslara sürülmüşlerdir. Ceyhan yöresinin havasını beğenmeyen Fettah Bey'in oğlu Ali Bey, kardeşi Mithat'tan ayrılarak Yozgat'ın Müminli köyüne yerleşmek istemiştir. Buna rıza göstermeyen yöre hâlkı olayı Çapanoğ­lu Ali Rıza Bey'e şikâyet etmişler, Ça­panoğlu, Silsüpüroğlu Ali Bey'e bölgeyi derhâl terk etmeleri için bir mektup yazmış, mektubu kendisine bağlı 50-60 kişilik bir kolluk kuvvetiyle göndermiştir. Mektubu getiren Çapanoğlu'nun adamları tehditkar bir tavırla, "Derhâl burada dağılın" diye ihtarda bulunmuş­lar. Ali Bey de, "Biz unlu bir aşiretiz eskiden beri buralar bizim babalarımızın yurdu, biz yurtsuz yuvasız kimseler değiliz, Çapanoğlu’na söyleyin bize bir yer göstersin de orada oturalım." demiş ise de gelen adamlar "Biz sizi dağıtma­sını biliriz" deyip Ali Bey'in üzerine yü­rümüş, Bunu gören Ali Bey ve adamla­rı kilylarına sarilip bunlan perişan etmişler. Kanlı çarpışmadan kaçıp kurtu­lanlar durumu Çapanoğlu’na haber vermiş, Çapanoğlu büyük bir kuvvet yollayarak "Bunları bu bölgeden atın darmadağın edin" demiş, Bir kaç gün sonra Müminli köyüne gelen Çapanoğ­lu'nun adamları, Silsüpüroğlu Ali Bey'in Denek dağının Kuşburnu yayla­sına gittiğini öğrenince, Ali Bey'i takip edip kuşatıyorlar. Bir kaç yüz adamıyla kavgaya giren Ali Bey, önüne kattığı Çapanoğlu'nun kuvvetlerini kıra kıra Delice ırmağının yakınındaki Azgın da­ğına kadar takip etmiştir. (9)

Ali Bey, Kuşburnu yaylasında iken Köşekli aşiretiyle birleşip Çapanoğlu’nun kuvvetlerini bir ziyafet esnasında basıp perişan etmiş, kaçanlardan ilk varanlar Çapanoğlu’na durumu olduğu gibi anlatmışlar, ikinci kol ise Çapanoğlu’na yaranmak için hiç bir şeyden ha­bersiz yaşlı Köşekli Kadir Bey'i öldürüp başını da bir Çapanoğlu’na getirmişler­dir. İki tarafı da dinleyen Çapanoğlu, gerçeği öğrenince ihtiyar Kadir Bey'in başını getiren gruba "Yaşlı bir adamı öldürmek erkeklik değil." deyip hepsinin oracıkta başını vurdurmuştur. (10)

Kendisi için tehlikeli gördüğü Silsü­püroğlu Ali Bey'i Padişaha şikâyet eden Çapanoğlu, bir bahane ile aşiretin bu bölgede sürgün edilmesini Padişaha arz etmiştir. Şam'daki isyanı bastırmakla görevlendirilen Ali Bey, Padişahın gönderdiği fermam alınca derhâl yola koyulmuş, dam isyanın bastıran Ali Bey ve aşiretinin beğendiği topraklarda oturmasını padişah o günden sonra ser­best bırakmıştır. Silsüpüroğlu Ali Bey'in başkanlığında eski yurtlarına dönen Ceritler, Kırşehir’in Hamit köyü merkez olmak üzere Keskin ve civarını yurt tut­muşlardır. Bir Türkmen topluluğu olan bu aşiret, tarihte bir çok ünlü adamlar çıkartmıştır. Bunlardan birisi de Ha­mit'li Rıza Bey'dir.

Bu sırada toplu ölümlerin olduğu bir hastalıktan Silsüpür Ali ve Mehmet beyler vefat etmiş. Mehmet Bey'in ha­nımı ve Köşekli aşiret reisi Hamza Bey'in bacısi Hüsne kadın ölen beyler ve yetim kalan oğlu Halil için şu ağıdı yakmıştır.

 
Şu görünen bebrininin höyüğü

Ali bey, Mehmet bey aşret büyüğü

Kara kaş altında sırma bıyığı

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Pencereden düşen ayın ışığı

Irgalanır Halil'imin beşiği

Bu yıl beylerde mi olum keşiği

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Bakın gözümün yayına

Keklik olup ötüşüme

Ağa yarim at oynatır

Şu dağların yokuşuna.

 
Öremedim dor atının örkünü

Sayamadım ben beyimin kırkını

Sandığa bastım da samur kürkünü

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.


 
Yüce dağ başında bir kuzu meler

Kuzunun firkatı bağrımı deler

Halil'im pek küçük kim çözer beler

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Acı poyraz esti kokumu soktu

Bir tek dikmemin de boynunu büktü

Aşiret içinde lift beyler tekti

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Evimizin onu kulluk

Siyah saçım örgü belik

Kurban olam anam bacım

Yakışırmı bana dulluk.

 
Değirmene varsam nöbet alamam

Dilim varıp beyler oldu diyemem

Başım sığıp konaklara giremem

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Beyimin bıyığı karalı simden

Camadan giymiş de sırf safi yünden

Hevesim almadım şu ölen beyden

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.

 
Al elma dalında san zerdali

Bulamadım yapışacak bir dalı

Halil'im küçük te Urhuya'm yeni

Ağlatman Halil'imin Türkmen anasın.(11)

 
Ağıtta adı geçen Halil Bey, Ankara valisi Muhittin'i yakalayıp Atatürk'e gönderen Hamitli Rıza Bey'in babasıdır.


 Hamitli Rıza Bey 
Hamit'li Rıza Bey'in babası şair Ha­lil Bey, Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Mehmet Bey'in oğludur. Anası Köşekli aşiretinden Hamza Bey'in bacısı Hüsne kadındır.

Halil Bey (1274 ) 1858'de Kırşehir’in Hamit köyünden doğmuş ve 5 yayında köy hocasına giderek okuma yazma öğrenmiştir. Kırşehir eşrafından olan dayılarının yanında Kırşehir Rüş­tüyesinde tahsilini tamamlayıp Akpınar köyünden Ali Efendi namıyla bilinen değerli bir hocadan icazet aldıktan sonra baş tahsildar olarak vazife yapan Halil Bey, 7 si oğlan biri kız olmak üzere 8 çocuk sahibidir. Çocuklarından il­ki unlu Hamit'li Rıza Bey'dir. Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal'in önderliğindeki milli uyanışı boğmak isteyen İstanbul hükümeti, Anadolu'daki bazı il­lerin valilerini bu iş için görevlendirmiştir. İstanbul hükümetinden aldığı di­rektiflerle Ankara'ya donen Vali Muhit­tin, 1919 Eylülünün ilk günlerinde tef­tiş bahanesiyle Hacıbektaş’a gitmiş, Çelebi Cemalettin Efendi ve Bektaşî babalarının Kuva-yi Milliye taraftarlığında caydıramayacağın anlayınca Çorum'a geçerek forum Mutasarrıfı Samih Fethi Bey ile Kastamonu'daki 58 piyade alay komutam Mustafa Bey'i kandırmayı başarmıştı. 14 Eylül 1919 günü, İstanbul Hükümeti Dahiliye Nazırına bir bir telgraf yollayan vali Muhittin, topladığı kuvvetlerle Ankara'nın basılabileceğini bildiriyordu.

Ankara valisi Muhittin Paşa'nın fa­aliyetlerinden haberdar olan Mustafa Kemal, Ali Fuad Paşa'dan vali Muhit­tin'i tutuklamasını istemiş, Fuad Papa Hacıbektaş’a giden valiyi Albay Os­man'a takip ettirmişti. Kolordu Komu­tanlığına vekalet eden Mahmut Bey'le haberleşen Fuad Papa, vali Muhittin'in mutlaka yakalanıp Sivas'a yollanması gerektiğini bildirmiştir. (12)

Ankara'ya dönme karan alan vali, Çorum'dan ayrılarak 19 Eylül 1919 da Sungurlu'ya gelmiş, oradan da Keskin'e geçmişti. Keskin'le Elmadağ arasındaki Kılıçlarbeli'nde pusu kuran Kırşehir’in Hamit köyünden oturan Kuva-yi Milli­ye reislerinden Hamit'li Rıza Bey'in Müfrezeleri vali Muhittin'i tutuklayıp Sivas'a göndermiştir. (13)

1879 yılında Kırşehir’e bağlı Hamit köyünden dünyaya gelen ve amcasının kızı şemsi hanımla evlenen Hamit'li Rıza Bey, Arapça-Farsça biliyordu. Rıza 8ey, 1919 Mebusan Meclisi seçimle­rinde mebus çıkarak İstanbul’a gitmiş, Büyük Millet Meclisinin Ankara'da açılması üzerine Kırşehir milletvekili olarak katılmış, Milli Müdafaa Encümeni üyeliği görevinde bulunmuştur. Kar­deşi Haydar Bey ile birlikte beş yüz adamıyla Birinci İnönü Savaşına katılan Rıza Bey, bu savaşta büyük yarar­lıklar göstermiştir. Savaş sonrası Rıza Bey'in adamlarından Hüseyin ve Ali­şan adli kişiler Kırıkkale'nin Cerid Kale­si koyunu basıp hâlkın altın ve kıymetli eşyasını gasbetmişlerdir. Köy hâlkı Ankara İstiklal Mahkemesine başvura­rak bu işi Rıza Bey'in yaptırdığını, ayrı­ca Rıza Bey'in Acı adli çiftliğine katır satın almaya gelen doğulu kişilerin Şeyh Said'in adamları olduğunu bu münasebetle Rıza Bey'in devlete isyan eden Şeyh Said'le işbirliği yaptığı doğrultusunda şahitlik etmişlerdir. şevket Süreyya Aydemir cezaevinde beraber kaldığı Rıza Bey'i özetle şu sözlerle tas­vir eder. "Aslında bir köylüydü. İri, hey­betli, kara bıyıklı ve iyi huylu bir adam­dı.... Padişahın Ankara valisini kendisi­nin dağa kaldırdığını, Atatürk’e Ankara yolunu açtığını ve onu Çankaya'ya kendisinin oturttuğunu söylerdi. (14)

Bir müddet sonra Mustafa Kemal'in karşısındaki grupta yer aldığı iddiasıyla suçlanan Hamit'li Rıza Bey, 11.1.1926 yılında huzursuzluk yaratan suçlarla it­ham edilerek, Ankara İstiklal Mahke­mesinin kararıyla idam edilmiştir. (15)

Düşündüğü gibi konuşan, saf, başa­rıların siyasal ranta dönüştürmesini bilmeyen Hamitli Rıza Bey, savaş son­rası vali Muhittin gibilerinin ihtiraslarının kurbanı olmuştur. Derinlemesine incelenirse onun akibeti, bir Türkmen beyi olan Dulkadırlı Şehsuvaroğlu Ali Bey'in akibetiyle benzerlik gösterir.

Şair olan ve 1949 yılında vefat eden Hamit'li Halil Bey, oğlu Rıza Bey'in idamını şu içli mısralarla dile getirmiş­tir.

Yalan dünya senden lezzet almadım

Daim ağu kattın aşıma felek

Her daim ağlattın bir dem gülmedim

Hiç bakmadın gözüm yaşına felek.

 
Rıza Bey sehpada vasiyet etmiş

şu mektubu evime versinler demiş

Uzatmış urgana boynunu vermiş

Daha ak düşmeden saçıma felek.

 
Asla idamıma hiç üzülmeyin

Siz beni de oldu diye bilmeyin

Kaleli nesline selam vermeyin

Kalleşi çıkardın karşıma felek.

El bilir değilim haini vatan

İstiklal uğrunda ilk adım atan

Şehit olsun kalem zaptımı tutan

Yalan yafta taktın döşüme felek.

 
Cumhuriyete muhâlif bir iş görmedim

Alçaklıkla namusuma leke sürmedim

Ailem şerefine hâlel vermedim

Şehit namazı düştü şanıma felek.

 
Demişler isyana hazır duruyor

Şeyh Said'e iştirake varıyor

Dört alçak Kaleli şehit oluyor

Yalan yafta taktı döşüme felek.

 
Yüz bin felaketle günüm geçirttin

Nimet deyi bana zehir içirttin

Yıktın evim ta temelden göçürttün

Darbeler indirdin başıma felek.

 
Türküm Türk’ün imdadına yeterken

Adım adım terakkiye giderken

Vatanıma sadık hizmet ederken

Bu idler gelmezdi düşüme felek.

 
Üç dört alçak ittifak eylediler

Zamanında bende yardım gördüler

Bir isyana meyli vardır dediler

Bu yalan gitmedi hoşuma felek.

 
Kuva-yi Milliye'yi ben icat ettim

Beş yüz atlı ile harbe ben gittim

Hilafet valisin ben esir ettim

Bunları yazın mezar taşıma felek.

 
Kardeşlerim olduğumu bildirtmen

Şerefinizi üstünüzden kaldırtman

Düşmanları kendinize güldürtmen

Hainler karıştı mime felek.

 
İnkılapta hizmet aranmaz oldu

Hakikat aranıp bulunmaz oldu

Kim vurduya gitti bilinmez oldu

Vatana bir Rıza aramak boşuna felek.

 
Suçlu olsam buna razı olurdum

Elbet hâlasıma çare bulurdum

İsteseydim döğüşerek olurdum

Hilebaz karıştı işime felek.


 
Yine sarpa uğrattılar yolumu

Vatanıma feda ettim oğlumu

Akibet sehbada gördüm olumu

Haksızı düşürdün peşime felek.

 
Dünya bir fırıldaktır dönüyor

Hanümanlar harap olup sönüyor

Olum kuşu her kapıya konuyor

Zehir kattın tatlı aşıma felek.

 
Halil der inkılap sehpa kuracak

Takdiri ilâhi böyle olacak


Rıza’nin hizmetin vatan bilecek

Hiç bakmadın gözüm yaşına felek. (16)


Silsüpüroğlu Mahir ve Karaca Bey  
Cerit, Silsüpür aşiretinden Hacı Ha­san Bey'in oğlu Karaca, 1919'larda as­kerden firar edip başına topladığı bir kaş adamıyla amcasının oğlu Mahir ile birlikte eşkıyalığa başlamıştır. Kendisini takip eden müfrezelerden birini ayak bileğinden vurmuş, müfreze Kırşehir’e oturulurken kan kaybından ölmüştür. Karaca'yı bir türlü ele geçiremeyen yet­kililer, Çerkezlerden ve Kürtlerden bazı kişileri Karaca'nın atlısına katarak ya­kalamak istemiştir. Amcaoğlu Mahir'in ikazlarına, Çerkezler bize bir şey yapa­maz deyip kulak asmayan korkusuz Karaca Bey, Mahir ile birlikte dürbünle etrafı kolaçan ettiği bir sırada Kırşehir Karahıdır köyü yakınlarındaki Buzluk dağında bu Çerkezler tarafından arka­dan vurularak öldürülmüşlerdir. Kara­ca'nın vurulduğunu gören atı cenazele­rin yanına kimseyi yaklaştırmadığı için devlet, atını vurduktan sonra cenazele­ri Keskin'e getirmiş ve asker kaçağı ol­duğu için cenazeleri ailelerine verme­miştir. Avanoğlu köyünden bir kişi Ka­raca Bey'in yüzük ve köstekli saatini taşıdığı için, adi bu olaya karıştığı gerekçesiyle, Karaca'nın kardeşi Fakı Meh­met tarafından köyünden alınarak köy çıkışında vurularak öldürülmüştür. Ka­raca ve Mahir için yakılan ağıt:

 
Şu görünen kahpe Buzluğun dağı

Al kana boyanmış köyneğin ağı

Vurulmuş diyorlar Hamit'in beyi

Alman vurdular ona yanarım.

 
Sabahleyin kalktım yerler alaca

Satın al atımı verin ilaca

Biri Mahir idi, biri Karaca

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Bir odası vardır boyraza karşı

Şen olur Karaca beyin gezdiği çarşı

Nerde Karaca'nın Mahir'in naaşı

Alınan vurdular ona yanarım.




 
Maşallah mıskasın boynuna takmış

Çifte mavzerini dalma asmış

Kırşehir, Keskin seyrine çıkmış

Hamitli beyini vurdular ona yanarım.

 
Sabahleyin kalktım yerler yaşımış

Dürbününü boğazında taşımış

Seni vuran Çerkez ne kalleşimiş

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Atlarım bizim ata kattılar

Tüfekleri çalılara takdılar

Karaca'mı Mahir ile vurdular

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Sicim bıyık, kara kaşın eğerek

Her indiği yerde kuzu yiyerek

Çerkezler vurmuşlar beyim diyerek

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Dünyada iltifat etmen Çerkeze

Gâyet kalleş olur koyman merkeze

Gafil ölüm tesir etti herkese

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Teyzen döşşek döksün, bibin de yorgan

Seni vuran Çerkezlerde sizlere kurban

Daha evlenmedi Karaca'm ergen

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Kuzu bizim amma bize vermezler

Aradaki muzuları görmezler

Yiğitlerin kıymetini bilmezler

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Üç kağnıyı arka arkaya düzdüler

Karaca'mın tebdilini bozdular

Çukurları mezar diye kazdılar

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Çerkezler de pusu kurmuş başıma

Hiç acımaz kurşun atar peşime

Kadınlar ağlaşır vurur döşüne

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Mavlâm kahreylesin Çerkez surusun

Hiç komasın şu alemde birisin

Elleri kırılsın, kani kurusun

Alınan vurdular ona yanarım.

 
Söyleyin Silsüpür beyleri gelsin

Bulsun Çerkezleri ahımı alsın

Aşiret ağlasın yavrular yansın

Alman vurdular ona yanarım. (17)

 
Karalı haber de köye duyuldu

Aşiretler bar araya derildi

Gıran geldi bizim beyler kırıldı

Doldur mavzeri de çalam düşmana

 
Emmim oğlu düşmeyelim pişmana

Yılanlı deresi on sekiz koyak

Karaca'm açmadı bar telli duvak

Alişan Bey derki Karacayı bulak

 
Doldur mavizeri çalam düşmana

Düşmeyelim emmim oğlu pişmana.

Beyleri vurmuşlar derbent başında

Karaca'm da daha yirmi üç yaşında

 
Birinin alnında birinin döşünde

Doldur tüfengi de çalam düşmana

Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.

Mahir Bey'de Karaca'nın menendi

 
Yiğit idi Çerkezlere güvendi

Mevtayı görünce kalbim inandı

Doldur tüfenğimi çalam düşmana

Emmim oğlu düşmeyelim pişmana.


Silsüpüroğlu Yusuf Bey 
Hamitli Rıza Bey'in oğlu Yusuf Bey, Fransa'da tahsil gördükten sonra yurda dönmüş, İstanbul’da şevket Süreyya Aydemir ve arkadaşlarıyla siyasi çalış­malardan bulunmuştur. Yusuf Bey, bir müddet takipten sonra güvenlikte so­rumlu kişiler tarafından komünizm suçlaması ile göz altına alınır. Gözaltında­ki sorgulama sonrasında gördüğü iş­kence nedeniyle hastalanır. Serbest bı­rakılınca Keskin'e ailesinin yanına ge­lir. Kısa bir sure hasta yattıktan sonra 22 Mayıs 1945 yılında ölür.

Oğlu Rıza Bey'in idamı, Torunu Yu­suf Bey'in ani olumu, Silsüpüroğlu Ha­lil Bey'i derinden sarsmıştır. Halil Bey, torunu Yusuf Bey için şöyle ağlamış­tır.(18)

 
Derûnumda alev ateş yanıyor

Yangıyı yangıya kattı da gitti

Göz bebeğim bir ocaktı sönüyor

Aklımı başımdan aldı da gitti.

 
Böyle imiş mukadderin yazısı

Hiç çıkarmı yüreklerden sızısı 


Riza’dır babası, Yusuf kuzusu

Derdime dertleri kattı da gitti

Viran bağlarda bülbüller ötmez

Hayali asla karşımda gitmez

Yusuf her ülkede türeyip yetmez

Silsüpür şerefini aldı da gitti.

 
Halil doksan sene hayatta durdum

Nice türlü türlü felaket gördüm

Samur kürklü, kom bıyıklı yiğitler verdim

Yusuf hepisine baş oldu gitti. (19)


Silsüpüroğlu Doğan Gürbüztürk 
Urfa, Viranşehir Kaymakamı Doğan Gürbüztürk, Kırşehir Hamit köyünde oturan Türkmen Cerit aşiretinden Silsüpüroğlu Hüseyin Bey'in oğludur. (1) Vi­ranşehir Kaymakamı iken, arazi bölüşümündeki çıkar ve rüşvet ağının çö­kertilmesi için mücadele ettiği bir za­manda 21.5.1967 pazar günü saat 16 sıralarında muammalı bir şekilde öl­müştür.(20)

İlçenin Savcısı İbrahim Sönmez'in, Gürbüztürk'ün ölümünden sonra za­manın Adalet Bakanı Hasan Dinçer'e çektiği telgrafta şöyle demektedir.

- "Dürüstlük timsali hümanist insan örneği ideal arkadaşım kaymakam Do­ğan'ı kaybettik. Doğan ve ben gücümüz nispetinde yedirmemeğe çalıştık. Olaylara bizzat kendimiz koştuk. Bir aile geçimsizliği yüzünden gerçi o inti­har etti, onu intihara çevresi sürükledi. O idarenin ben Adliyenin şerefini koru­duk, sizden tek isteğim bir ağabeyimiz olmanız hasebiyle bu kötü çevreden beni kurtarmanızdır. Üç gündür göz­yaşları içinde uykusuz ve huzursuzum. Hürmetlerimle." (21)




 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Çağlayancerit Kirmen - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger